İSLAM
  Devrilen Putlar
 

 

10 - DEVRİLEN PUTLAR

      

       ÖZET :  Habeş Meliki’nin İslam’a davet edilmesi,  Mekke’nin fethi, kırılan putlar, Hac, Veda Hutbesi.

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı idi. Peygamberimiz, Amr b. Ümeyye’yi, Habeş Kralı Necaşi’ye gönderdi. Eline bir mektup verdi. Mektupta yazılanlar şöyleydi:

       “Bismillahirrahmanirrahim!

       “Allah Resulü  Muhammed’den, Habeş Meliki Necaşi’ye.

       “Ben, senin namına kutsi sıfatlarla donatılmış Allah’a hamd ü sena ederim.

       “Ey Melik! Seni, eşi ve ortağı olmayan tek bir Allah’a imana ve Ona ibadete, bana uymaya ve Allah tarafından bana gönderilenlere inanmaya davet ediyorum. Çünkü, ben Allah’ın bunları bildirmekle görevli elçisiyim.

       “Şimdi ben size  İslam’ın esaslarını bildirdim ve öğütte bulundum. Siz de bunları kabul ediniz.

       “Selâm  Allah’a inananlara olsun.”

       Hz. Amr Habeşistan’a ulaştı. Melik’e, Peygamberimizin mübarek mektubunu sundu. Necaşi, Kainatın Efendisinin mektubunu hürmetle eline aldı. Gözlerine sürdü. Öpüp başına koydu. Sonra  da adamlarına okutturdu. Mektubun okunması sona erince, hemen tahtından indi. Tevazu ile yere oturdu. Şahadet getirerek Müslümanlığını ilan etti. “Eğer yanına kadar gitmeye imkan bulsaydım, mutlaka giderdim” dedi.

Sonra da ilave etti: “O, Yahudi ve Hıristiyanların  geleceğini  bekledikleri peygamberdir. Keşke şu saltanata bedel Hz. Muhammed’in hizmetkarı olsaydım. O hizmetkarlık, saltanatın çok üzerindedir.”

       Habeş kralı, fil kemiğinden yapılmış bir kutu getirtti. Peygamberimizin mektubunu içine koydu, “Bu mektup kendilerinde oldukça, Habeşlilerde bereket eksilmeyecektir” dedi.

       Habeşliler asırlarca mektubu ve kutuyu özenle korudular. Kaybolduğu zamana kadar Habeşistan’da hayır ve bereket eksik olmadı. Mektup kaybolduktan sonra ise kıtlık ve kuraklıktan kurtulamadılar.

       Peygamberimiz kesin kararını vermişti. Sefere çıkılacaktı. Ancak müşriklerin üzerine yürüme düşüncesini gizli tutuyordu. Peygamberimiz gizliliğe önem verir, daima tedbirli hareket ederdi. Düşmana hazırlanma fırsatı vermek istemiyordu. Bunun sonucu olarak da fazla kan dökmeden  onları teslime zorlamak için başvuruyordu. Çünkü Peygamberimiz, insanlara ebedi saadeti kazandıracak olan hak ve hakikati ilanla görevliydi.

       Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Peygamber Efendimiz, on bin kişilik İslam ordusuna hareket emri verdi.

Medine’den çıkış Ramazan ayının ilk gününe rastlamıştı.. Peygamberimiz ve mücahitler oruçlu idiler. Yolda birkaç yerde mola verdiler. Bir gece vakti Mekke’nin çok yakınındaki Merruzzahran denen yere gelinmişti. Her şey çok gizli yürütülüyordu. Mekkelilerin İslâm ordusunun hareketinden haberleri olmamıştı.

       Peygamberimiz İslâm ordusunun gelişini, Mekkelilere muhteşem bir ateş donanmasıyla göstermek istedi. Her bir mücahide ateş yakmasını emretti.

       Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke’ye aydınlık saçtı; inanmayanlara ise korku ve dehşet … Göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz geliyordu. Etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden parlıyordu. İslâm güneşi Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa inanmayanlar hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneşi söndürmeye çalışmışlardı. Söndürmek istedikleri nur, böylesine kısa bir zamanda bu aydınlığa nasıl ulaşmıştı? Akıllara hayret veren şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

       Kureyş kâfirleri işin farkına geç varmışlardı. Mekke çepeçevre sarılmıştı. On bin ateşlik manzara gözlerini kamaştırıyordu.

Peygamber Efendimiz kumandanlara şu emri verdi: “Size karşı konulup size saldırılmadıkça çarpışmaya girmeyeceksiniz. Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz.”

       Takvimler Hicretin sekizinci senesi, Ramazan ayının on üçünü gösteriyordu. Gün yeni ağarmıştı. Peygamberimiz Kavsâ ismindeki devesinin üzerindeydi. Mübarek başında Yemen işi bir sarık vardı. Sarığın bir ucunu iki omzunun arasına salıvermişti. Bu haşmet ve vakar içinde mübarek beldeye giriyordu. Allah’a, kendisine bu günü gösterdiği için şükrediyordu. Bir yandan da, fethi müjdeleyen “Fetih Sûresi”ni okuyordu. Bu hem kendileri, hem arkadaşları için en mutlu ve sevinçli anlardan biriydi. Müslümanlarda büyük zaferlerin verdiği şımarıklık yoktu.

       İslâm ordusu Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye saldırmıyordu. Edep ve hürmet içinde dalga dalga Mekke’ye giriyorlardı. Ancak bu arada Halid bin Velid hazretlerinin kumandanlık ettiği kola bir saldırı oldu. Azılı kâfir İkrime bin Ebu Cehil’in adamları saldırmıştı.

       Hz. Halid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü Peygamberimizin emri böyleydi. Müşrikler saldırıyı hızlandırmışlardı. Birliğini ok yağmuruna tutuyorlardı. Ancak  o zaman vuruşmaya müsaade etti. Din düşmanları kaçmak zorunda kaldılar. Çarpışmada iki mücahit şehit oldu. Müşriklerden de çok sayıda ölü vardı.

Peygamberimiz hadiseyi haber almıştı. Hz. Halid’i yanına çağırdı. Hz. Halid’den gerçekleri öğrenince, “Allah’ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır vardır” buyurdu. İslâm ordusu Mekke’ye girerken bundan başka hiçbir çarpışma olmadı. Müslümanlar silâhlarını kullanmadılar.

       Bu arada idama mahkûm edilenlerden bazıları yakalandı. Oracıkta idam edildiler. Bunlar azılı kâfirlerdi. Peygamberimize türlü eziyetler etmişlerdi. Fitne çıkarmış ve olmadık alçaklıkları yapmışlardı. Allah’ın hükmü gereği görüldükleri yerde öldürüleceklerdi. Bu yüzden pek çoğu da kaçarak saklanmış bulunuyordu.

       Peygamberimiz Mekke’ye girdiğinde bir af ilân etti:

       “Kim Ebu Süfyan’ın evine sığınırsa affa uğrayacaktı.

       “Kim elinden silâhını bırakırsa, affedilecekti.

       “Kim evine girer, kapısını kapatırsa, o da affedilecekti.”

       Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, bir kısmı da Ebu Süfyan’ın evine sığındı.

On bini aşkın İslâm ordusu Mekke’ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asûde bir gün yaşıyordu. Herkes emniyet içinde idi.

       Mekke’nin fethinden sonraydı. Peygamberimiz henüz bu mübarek beldeden ayrılmamıştı. Her nasılsa Mahzum Oğulları kabilesinden Fatıma adındaki bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadın itibarlı ve soylu biriydi. Kureyş yanında da hatırı sayılıyordu.

       Peygamberimiz durumdan haberdar edildi. Hırsızlıkta bulunanın elinin kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı: “Yüksek mevki sahibi bu kadının eli nasıl kesilebilir?”

       Âile halkı Fatıma’nın elini kesilmekten kurtarmak için bir ümit ışığı arıyordu. Birinin Hz. Peygamberin huzuruna çıkıp yalvarmasını istiyorlardı. Ne var ki, kimse buna cesaret edemiyordu. Sonunda Üsame bin Zeyd Hazretleri bu vazifeyi üzerine aldı. Üsame, Peygamberimiz tarafından fazlasıyla sevilen bir Sahabî idi. Bu sevgiye güvendiğinden bu görevi üzerine almaya yanaşmıştı.

       Hz. Üsame Peygamberimizin yanına vardı. Kadının affedilmesini diledi. Resulallah Efendimizin tavrı birden değişti. “Sen Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affedilmesi için mi geldin?” diye sordu.

       Hz. Üsame söylediklerine pişman olmuştu. “Ya Resûlallah! Uygun olmayan bu hareketimden dolayı Allah’tan affım için dua et” dedi.

       Hz. Üsame dersini almıştı. Peygamberimiz, daha sonra ayağa kalktı. Allah’a hamd ve şükürde bulundu. Orada hazır bulunan topluluğa şöyle seslendi. “Sizden evvelkileri şu davranışlar mahvetmiştir: Soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu serbest bırakırlardı. Zayıf ve güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da hemen ceza verirlerdi.”

“ Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kızım Fatıma hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak onunda elini keserdim.”

       Peygamberimiz adalet önünde herkesin eşit olması gerektiğini söylüyordu. Kızını, sevgili yavrusunu çok sevmesine rağmen Allah’ın emrini yerine getirmekten geri durmayacağını da bildiriyordu.

       Müslümanlar Kâbe ve Mekke’nin içini putlardan temizlemişlerdi. Peygamberimiz şehrin etrafındaki putların da yok edilmesini istiyordu.

       İlk olarak Hz. Halid bin Velid Nahle’de bulunan bir putu parçalamaya gönderildi. Büyük putlardan olan Uzza’yı Hz. Halid gidip yıktı. Menât, Evs ve Hazrec kabilelerinin putu idi. Bunun yıkılmasıyla da Sa’d bin Zeyd görevlendirilmişti. Emri alan Sa’d bin  Zeyd beraberindeki Müslümanlarla giderek Menât’ı yerle bir etti. Yine müşriklerin taptıkları büyük putlardan biri de Süva idi. Bu put üç mil uzaklıkta bir yerde bulunuyordu. Kinane oğulları, Hüzeyliler ve Müzeynelilerin putu idi. Bu büyük putu kırma işini Peygamberimiz Amr bin As’a verdi. Hz. Amr Peygamber emrini derhal yerine getirdi.

Mekke’nin fethi ile Mekke’nin iç ve dışı putlardan temizlendi. Hem de Kureyş’in gönlü Allah’a ortak koşmaktan, küfür ve karanlıktan kurtuldu.

       Hicretin onuncu senesi, aylardan Zilkade idi. Bu tarihte Peygamber Efendimiz hac için hazırlıklara başladı. Medine’deki Müslümanlara da hazırlanmalarını emretti. Ayrıca Medine dışındaki Müslümanlara da bu maksatla hazırlanıp Medine’de toplanmaları için haber gönderdi.

       Bunun üzerine binlerce Müslüman Medine’ye akın etmeye başladı. Çok geçmeden Medine dolmaya başlamıştı. Hepside iman ve İslâm’ın nuruyla ışıklanmış kişilerdi. Medine etrafında çadırlar kuruldu.

       Müslümanlar eşsiz bir bayram sevinci yaşıyorlardı. Peygamberimiz de ilan ettiği gibi büyük dâvânın güzel neticelerini görmenin huzur ve saadeti içindeydi. Allah’a hamd ve şükrediyordu.

Peygamberimiz etrafını sarmış olan binlerce Müslüman’la Medine’den hareket etti. Zülhuleyfe denilen yere geldi. Geceyi, Müslümanlarla birlikte burada geçirdi. Ertesi gün, öğle namazını kıldıktan sonra ihrama girdi. Her biri insanlık âleminin yıldızı olan Sahabîleri ile Mekke’nin yolunu tuttu. Peygamberimizin yanında hanımları ve hayattaki tek evlâdı Hz. Fâtıma da bulunuyordu.

       Resulallah Efendimiz devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Yüz bini aşkın Sahabî  o mânevî güneşin etrafında dönen gezegenlere benziyorlardı. Dillerde hep beraber :

       “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk

         Lebbeyk lâ şerike leke lebbeyk

         İnnel hamde velniğmete leke velmülk

         La şerike lek” sedâları tekrarlanıyordu.

       Sanki yeryüzü bir ağız olmuş,, aynı sözleri yüz binler dil ile tekrarlıyordu. Peygamberimiz ve Sahabîlerin sevinç ve heyecanına, yer ve gökler de katılıyordu.

Zilhicce ayının dördü, günlerden Pazar sabahın erken saatleriydi. Etraftan gelenlerin de katılmasıyla Müslümanların sayısı yüz bini çoktan aşmıştı. Mekke’ye üst kısmından girdiler. Kâbe’yi görünce de şu duayı yaptı: “Ya Rabbî! Bu muazzam mâbedin azâmet, şeref, kerâmet ve ulviyetini arttır.”

       Mekke’de Pazar, Pazartesi, Salı ve Çarşamba günleri kalan Peygamberimiz, Perşembe günü Mina’ya gitti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını orada, cemaatle kıldı. Geceyi de orada geçirdi. Zilhicce’nin dokuzu Cuma günü, sabah namazını kıldıktan sonra Arafat’a doğru hareket etti.

       Arafat’a yürüyen yüz binlik hac kafilesinin getirdiği tekbirlerle yer gök inliyordu.

       Peygamberimiz Arafat’ta Allah’a hamd ve duada bulundu. Sonra hac için orada toplanmış sahabelere döndü. Bütün insanlığa değişmez ve eskimez ölçüler getiren şu hutbeyi okudu.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 4 ziyaretçi (12 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=