İSLAM
  Hicret
 

 

6 - HİCRET

      

       ÖZET :  Peygamberimizin bir yabancının hakkını araması, Taif yolculuğu, işkenceler, Medine’ye hicret, Medine’ye varış, Peygamberimiz Ebu Eyyûb’un evinde.

Mekke’ye İbni Gavs adındaki bir yabancı gelmişti. Güzel bir devesi vardı. Şehrin ileri gelenlerinden Ebû Cehil bu deveyi satın aldı. Fakat parasını vermekte gecikti. İbni Gavs çâresizdi. Şehirde tanıdık kimsesi yoktu. Üstelik devesini sattığı kişide namlı biri idi. Bir süre düşünüp taşındı. Sonunda şehrin ileri gelenlerinin huzuruna çıktı.

        Ey Kureyşliler,” dedi. “Ben yabancı ve yolcu bir kimseyim. Ebû Cehil devemi aldı. Fakat bedelini ödemedi. Ne olur, bu hususta bana yardım edin.”

        Kureyşliler adama yardım edecekleri yerde, onunla alay etmeye kalktılar. Ebû Cehil’in Peygamberimize olan düşmanlığını biliyorlardı. Bunu bile bile Kâbe’nin önünde oturmakta olan Peygamberimizi gösterdiler. “Şu oturan zâta git. Alacağını o tahsil eder” dediler. Maksatları çaresiz kalmış adamla dalga geçmekti. Bu arada Peygamberimizle Ebû Cehil’i karşı karşıya getirmek de istiyorlardı. Hiçbiri de Peygamberimizin Ebû Cehil’den adamın hakkını alacağına inanmıyordu.

        Zavallı adam, Peygamberimizin yanına vardı. Durumunu anlattı. Peygamberimiz gariplere yardım eder, güçsüzleri korurdu. Adamın isteğini reddetmedi. Kalkıp onunla birlikte Ebû Cehil’e gitti.

        Adamcağızla alay eden Mekkeliler de olan biteni öğrenmek istiyorlardı. İçlerinden birini gönderdiler. “Takip et bakalım, ne yapacak?” dediler.

Peygamber Efendimiz Ebû Cehil’in evine vardı. Kapısını şiddetlice çaldı. Kapının çalınmasıyla Ebû Cehil’in kalbini bir korku kapladı. Korkmuştu. İçeriden titrek bir sesle “Kim o?” diye seslendi.

        Peygamber Efendimiz, “Ben Abdullah oğlu Muhammed’im. Dışarı çıkta görüşelim” dedi.

        Ebû Cehil dışarı çıktı. Çıktığında rengi atmış, benzi solmuştu. Yüreği tir tir çarpıyordu.

        Peygamberimiz, yabancı adamı gösterdi. “Ver şu adamın hakkını” diye emretti.

        Kapıda duran, sanki Peygamberimize şiddetli düşman olan Ebû Cehil değildi. Başını öne eğdi. Gayet yumuşak bir tonda, “Olur” dedi. Daha sonra içeri girdi. Bir müddet sonra çıktı. Ve adamcağızın parasını ödedi. Bunun üzerine Peygamberimiz oradan ayrıldı.

        Mekkelilerin gönderdiği adam olup bitenleri uzaktan seyretmişti. Arkadaşlarının yanına dönerek durumu aktardı. Çok şaşırdılar. Bildikleri Ebû Cehil nasıl böyle yumuşak ve uysal olabilirdi? Buna bir türlü mânâ veremiyorlardı. Bir süre sonra Ebû Cehil yanlarına geldi.

        “Yazıklar olsun sana,” dediler. “Ne oldu sana böyle? Neden böyle davrandın?”

       Ebû Cehil’in yüreği hâlâ yaşadığı hadisenin korkusuyla çarpıyordu. “Asıl size yazıklar olsun,” dedi. Daha sonra olup bitenleri anlattı.  “O kapımı çalar çalmaz, kalbim yerinden oynadı. İçimi korku kapladı. Dışarı çıktığımda ise, başının üzerinde azmış bir erkek deve gördüm. Boynu da, dişleri de deveninkine benzemiyordu. Şimdiye kadar onun gibi korkunç bir canavar görmemiştim. Vallahi, ona itiraz etmeye kalksaydım, beni yiyecekti.”

Peygamber Efendimiz henüz Mekke’den ayrılmamıştı. Bir gün Harise’nin oğlu Zeyd ile Taif şehrine gitti. Taif, o zaman Arabistan yarımadasının mühim yerlerinden biriydi. Peygamberimiz burada bulunanları da doğru yola çağırmak istiyordu. Şayet Müslüman olurlarsa İslâmiyet büyük kuvvet bulacaktı.

        Peygamberimiz burada oturan kabilelerin ileri gelenleriyle görüştü. Onları Müslüman olmaya çağırdı. Ama onlar bu dâveti geri çevirdiler. Üstelik Peygamberimizi aşağılayıcı hareketlerde bulundular. Onunla alay ettiler. Gençleri ve çocukları kışkırtarak taş yağmuruna tuttular. Bu yüzden mübarek ayakları yaralandı. Kana bulandı.

        Evlatlığı Hazret-i Zeyd vücudunu siper etti. Kendi hayatını hiçe sayıp Peygamberimizi korumaya çalıştı. Taiflilerin attığı taşların ona ulaşmasına engel olmak istiyordu. O da kan revan içinde kalmıştı.

        Peygamberimiz bu adice saldırıdan sonra bir bağ evine gitti. Bir müddet burada dinlendi. Sonra Hazret-i Zeyd’le birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Düşünceliydi. Uğradıkları saldırıya çok üzülmüştü.

Mekke’ye yaklaştıkları sırada bir bulut kendilerine gölgelik ediyordu. Dikkatlice baktı. Bulutun içinde Hazret-i Cebrail vardı. Hazret-i Cebrail Peygamberimize seslendi: “Ey Muhammed! Allah sana yapılanları biliyor. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Ona istediğini emredebilirsin. Sana bunca eziyet edenlere haddini bildirir.”

        O sırada dağlar meleği de Peygamberimize göründü. Emrettiklerini yapmaya hazır olduğunu söyledi:.

       “İstersen şu dağları müşriklerin üzerine kapatayım,” dedi. Peygamberimiz bunu kabul etmedi. Çünkü son derece şefkatli ve merhametli idi. Kimsenin incinmesini istemiyordu. Tek dileği insanların Allah’a iman etmeleriydi. İnsanların saadet ve huzura ermelerini istiyordu. Dağlar meleğine şu cevabı verdi: “Hayır! Ben böyle bir şey istemiyorum. Benim duam puta tapan şu insanların neslinden Allah’a iman eden bir neslin çıkmasıdır.”

        Peygamberimiz kendisini kanlar içerisinde bırakan insanlara dahi acıyordu. Onlara beddua etmekten sakınıyordu. Çünkü o çok merhametliydi.

        Müslüman olanların sayısı gün geçtikçe artıyordu. Bu da müşrikleri çileden çıkarıyordu. Akla hayale gelmedik eziyet ve işkenceler yapıyorlardı. Gayeleri Müslümanları Allah yolundan döndürmek, yeni Müslüman olacakları korkutmaktı. Müslümanlar inançları sayesinde bu işkencelere göğüs gerdiler. Her türlü hakareti, baskıyı İslâmiyet uğruna sineye çekiyorlardı. Ama puta tapanların insanlık dışı davranışları çekilmez hale gelmişti. Bunun üzerine Müslümanlara hicret etme izni çıktı. Medineli Müslümanlar çoktandır Peygamberimizi ve Mekkeli Müslümanları bağırlarına basmaya hazırdılar.

Vakit gece yarısını geçmişti. Peygamberimizin evi iki yüze yakın putperest tarafından sarıldı. Hepsi de kılıçlı idi. Aralarında aldıkları kararı uygulayacaklardı. Mübarek hayatına son vermeyi plânlamışlardı. Peygamberimiz evinden çıktığında hep birden üzerine saldıracaklardı. Böylece kimin öldürdüğü de belli olmayacaktı. Kurdukları tuzak buydu. Ama Peygamberimizin tuzaktan haberi olmuştu. Yüce Allah, Hz. Cebrail ile Peygamberimize bildirmişti. Peygamberimiz de o gece yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı.

       Putperestler bu durumu bilmiyorlardı. Ellerinde kılıç, heyecanla bekliyorlardı. O sırada Peygamber Efendimiz evinden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı düşmanlarına doğru savurdu. Ardından Yasin Sûresinin ilk sekiz âyetini okudu.Düşmanlarından hiç biri kendisini görememişti. Peygamberimiz aralarından geçerek doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine gitti.

        Süratle yol hazırlığı yapıldı. Bir heybeye biraz yiyecek koydular Sevr Dağına doğru yola çıktılar. Dağ, Mekke’den bir saat uzaktaydı. Kısa zamanda buraya vardılar. Orada bir mağaraya girip bir müddet gizleneceklerdi. Mağara oldukça ıssızdı. Önce Hz. Ebû Bekir içeriye girdi. Yeri temizleyip, düzeltti.

Mağaranın delikleri vardı. Buralardan zararlı hayvanlar çıkıp kendilerini zehirleyebilirlerdi. Bu yüzden gömleğini yırttı. Delikleri teker teker tıkadı. Sadece bir delik kalmıştı. Ona da tıkayacak bir şey bulamamıştı. Daha sonra Peygamberimizi içeriye dâvet etti. Sevgili Peygamberimiz içeriye girdi. Mübarek başını Hz. Ebû Bekir’in dizine dayayarak uyudu. Hz. Ebû Bekir ise tıkayamadığı deliğe ayağını dayamıştı.

        Az sonra ayağında müthiş bir acı hissetti. Bu bir yılan ısırması idi. Fakat delikten ayağını çekmedi. Peygamberimiz uyanmasın diye yerinden kıpırdamadı. Fakat canı fena halde yanıyordu. Gözlerinden düşen birkaç damla gözyaşı Peygamberimizin yüzüne düştü. Peygamberimiz birden uyandı. Neyin var, ey Ebû Bekir?” diye sordu.

        “Yâ Resûlallah, ayağımı bir şey soktu. Ama mühim değil Anam babam sana feda olsun!” diye karşılık verdi.

        Peygamberimiz yılanın soktuğu yere mübarek elini sürdü. Dua etti. Allah bir anda şifa verdi. Acıdan eser kalmadı.

Tam o sırada Allah’ın emriyle bir örümcek geldi. Mağaranın ağzına ağını ördü. Bir çift güvercin de aynı yere yuva kurdu. Allah bu hayvanları Peygamberimize koruyucu olarak göndermişti.

        Peygamberimiz mağaraya varmıştı. Ama müşrikler hâlâ onun evinin önündeydiler. Bir ara yanlarına birisi uğradı: “Burada ne için bekleyip duruyorsunuz?” diye sordu.

        “Muhammed’i bekliyoruz,” dediler.

        Adam başını iki yana salladı: “Muhammed,” dedi. “İçinizden çıkıp gideli bir hayli zaman oldu. Üstünüze başınıza bir bakın. Toz toprak içindesiniz!” Birbirlerine dikkatlice baktılar. Üstleri başları toz toprak içindeydi. Şaşırdılar. Peygamber Efendimizin evinin kapısından içeri baktılar. İçeride biri yatıyordu. “İşte Muhammed,” dediler. “İçeride yatıyor!”

        Ortalık ağarıncaya kadar beklediler. Böylece sabah oldu. Evden Hz. Ali’nin çıktığını gördüler. Bütün bütün şaşırmışlardı: “Muhammed nerede?” diye sordular.

        Hz. Ali, “Bilmem” diye cevap verdi. Hayretleri büsbütün artmıştı.

Sevgili Peygamberimizi bulamayan putperestler çılgına dönmüşlerdi. Mekke’nin her tarafını didik didik aramaya başladılar. Hz. Ebû Bekir’i de evinde bulamadılar. Telâşları son haddine ulaştı. Mekke sokaklarına tellâl çıkarttılar. “Muhammed’i bulup getirene yüz deve veririz” diye ilân ettiler.

        Bu çağrıyı duyan ne kadar hırsız, katil ve gözü dönmüş insan varsa toplandı. Kiminin elinde kılıç, kiminin elinde  kalın kalın sopalar vardı. İçlerinde iyi iz takip edenler de bulunuyordu. Çok geçmedi. Peygamberimizle Hz. Ebû Bekir’in çöl kumları üzerindeki izlerini buldular. İzleri takip ederek Sevr Dağı eteklerine kadar geldiler. İçlerinden biri seslendi : “İzler burada kesiliyor Onların şu mağaradan ileri geçemediklerine yemin edebilirim.”

        Peygamberimizin en azılı düşmanları mağaranın önüne geldiler. Ümeyye bin Halef de onlardan biriydi.

        Peygamber Efendimizle sadık arkadaşı olan biteni görüyorlardı. Putperestlerin konuşmalarını da işitebiliyorlardı. Fakat müşrikler onları göremiyordu. Bu sırada Hz. Ebû Bekir oldukça telâşlanmıştı. Endişe içindeydi. Üzgün üzgün, “Ey Allah’ın Peygamberi!” dedi. “Beni öldürseler de gam yemem. Ben nihayet bir ferdim. Ama, Allah göstermesin, size bir zarar gelecek olursa, bu ümmetin hali nice olur?”

Sevgili Peygamberimiz Yüce Allah’a güveniyordu. Gayet sakindi. “Ey Ebû Bekir, üzülme!” dedi. “Allah bizimle beraberdir.”

        Hz. Ebû Bekir bir derece teselli buldu. Ama tedirginliği hâlâ geçmiş değildi. “Ey Allah’ın elçisi. Onlardan biri gelip de içeriye bakıverse bizi görecek,” dedi. Peygamberimizde telâştan eser yoktu. “Ey Ebû Bekir! Allah yardımcımız olursa sen sonumuzun ne olacağını sanırsın? Yakalanacağımızdan mı korkarsın?” dedi.

        Müşriklerden biri “Şu mağarayı da arayalım” diye seslendi.

        Konuşulanları Peygamber Efendimizle Hz. Ebû Bekir duyuyordu. İçlerinden birisi mağaranın ağzına kadar geldi. Fakat içeri girip bakmadan hemen geri döndü. “Neden içeri girip bakmadın?” dediler.

        O da şu karşılığı verdi: “Mağaranın ağzında yuva kurmuş iki güvercin var. Orada olmalarına ihtimal yok. Öyle olsaydı şu yabanî güvercinler orada dururlar mıydı hiç?”

        Ümeyye bin Halef de mağaranın yanındaki adamlara kızgınlıkla bağırdı: “Hâlâ mağaranın yanında ne dolaşıyorsunuz. Oradaki örümcek ağını görmüyor musunuz ? O ağın Muhammed’in dünyaya gelmesinden evvel gerildiğine yemin edebilirim.”

Putperestler bunun üzerine oradan uzaklaştılar.  Böylece Yüce Allah Peygamberini düşmanlarından korumuştu. Hem de bir örümcek ve iki yabanî güvercin ile.

        Medineli Müslümanlar Peygamberimizin Mekke’den ayrıldığını duymuşlardı. Heyecan ve sabırsızlıkla yolunu gözlüyorlardı. Her gün sabah namazından sonra yollara dökülmekteydiler. Öğle sıcağı bastırınca evlerine dönüyorlardı.

        Bu sırada Yahudi’nin biri evinin çatısına çıkmıştı. Beyaz elbiseler giymiş birkaç kişinin gelmekte olduğunu fark etti. Bunlar Medineli Müslümanların bekledikleri kişiler olmalıydı. Olanca kuvvetiyle bağırdı: “Ey Müslümanlar işte beklediğiniz zât geliyor.”

        Bu müjde Medine sokaklarında şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram yerine döndü. Müslümanlar derhal o tarafa doğru koştular. Peygamberimizle buluştular. Günlerden beri onun yolunu gözlüyorlardı. Mübarek yüzünü doya doya seyrettiler. Peygamberimiz burada bir süre dinlendi. Sonra Kuba köyüne gitti. On gün kadar kaldı. Burada bir mescid yaptırılmasını istedi. Müslümanlar için yapılan bu ilk mescide Kuba Mescidi dendi.

Peygamberimiz bir Cuma günü Küba’dan ayrıldı. Medine’ye doğru hareket etti. Kasva adlı devesinin üzerindeydi. Etrafı Medineli Müslümanlar tarafından sarıldı. Herkes sevinçliydi. Peygamberimiz şimdi sevdiği yüzlerce insanın arasındaydı. Yer gök, “Allahu Ekber, Allahu Ekber” sesleriyle çınlıyordu. Medineli Müslümanlar coşmuştu. Günlerdir bekledikleri sevgili Peygamberimize kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorlardı.

        Peygamberimiz devesini serbest bırakmıştı. Ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu. Şehirde bir bayram havası vardı. Genç, ihtiyar, herkes ilâhiler söylüyordu. Peygamberimizin şehre gelişi kutlanıyordu. Kadınların sevinçleri yüzlerinden okunuyordu. Minik çocuklar bayramlık elbiselerini giymişlerdi.. Neşe ile koşuşup duruyorlardı.  Bütün şehir, “Hazret-i Muhammed geldi. Şehrimizi şereflendirdi. Yâ Muhammed Yâ Resûlallah !” sesleriyle çınlıyordu.

        Peygamberimiz ise sevinç gösterileri arasında yol alıyordu. Her ev sahibi aynı şeyi söylüyordu.  “Ya Resûlallah, bizde misafir olun.”

        Peygamberimiz hiç kimseyi incitmeyecek bir yol bulmuştu. Devesinin önünde çöktüğü evin misafiri olacaktı. Mübârek devesi de sağa sola bakarak ilerliyordu. Bir müddet öylece gitti. Daha sonra boş bir arsaya çöktü. Peygamberimiz devesinden hemen inmedi. Deve az sonra ayağa kalktı. Biraz ilerledi. Sonra birden bire geriye döndü. İlk çöktüğü yere geldi. Oraya tekrar çöktü ve artık kalkmadı.

Herkes deveye bakıyordu. Peygamberimiz onun çöktüğü yere misafir olacak mıydı? Henüz bu hususta kimsenin bir bildiği yoktu. O sırada mini mini kız çocukları Peygamberimizin yanına geldiler. Bir yandan def çalıyor, bir yandan “Hoş geldiniz” diyorlardı. Dillerinde şu sözler vardı “Biz Neccaroğlu kızlarıyız. Muhammed’in  akrabalığı, komşuluğu ne hoştur.”

        Peygamberimiz çocukların samimi davranışlarına gülümsemeyle karşılık verdi. Onlara, “Beni seviyor musunuz?” diye sordu.

        Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler. “Evet, seni seviyoruz, yâ Resûlallah!”

        Peygamberimiz de, “Allah biliyor ki, ben de sizi seviyorum” buyurdu.

        Devesi ikinci çöküşünde yerden kalkmadı. Peygamberimiz, “Durağımız burasıdır” diyerek indi. Buraya en yakın ev Ebû Eyyûb Hazretlerinin eviydi. Ebû Eyyûb, Peygamberimizi evine buyur etti. “Benim evim daha yakındır. İşte evim, şu da kapısı” dedi. Peygamberimiz Müslümanların sevinç gösterileri arasında eve girdi. Böylece Peygamberimizin Medine hayatı başlıyordu.

Peygamberimiz artık Hz. Ebû Eyyûb’ un evinde idi. Müslümanlar akın akın kendisini ziyarete geliyorlardı.

        Peygamberimiz evin alt katına yerleşmişti. Ziyâretçileri orada karşılıyordu. Orada yatıp kalkıyordu. Ebû Eyyûb ile hanımı ise üst kata çıkmışlardı. Fakat bu durum uzun sürmedi. Bundan rahatsız oldular. “Allah’ın Peygamberi alt katta, biz üst katta hiç olur mu?” demeye başladılar. Ebû Eyyûb, Peygamberimize bu konuyu açtı: “Ey Allah’ın Peygamberi,” dedi. “Siz alt katta, biz ise üst kattayız. Bunu asla hoş görmüyoruz. Sizin yukarı çıkmanız, bizim ise aşağı inmemiz gerekir.”

        Peygamberimiz ise alt katta kalmayı uygun görüyordu. Her gün yüzlerce kişi ziyaretine geliyordu. Üst kat müsait olamazdı. Bu yüzden “Yâ Eyyûb,” dedi. “evin alt katında kalmamız bizim için daha uygundur.”

        Peygamberimizin arzusu böyleydi. Hz. Eyyûb ve hanımının yapabilecek bir şeyleri yoktu.  Bu arada bir hadise oldu. Üst katta bulunan su küplerinden biri kırıldı. Korkudan yürekleri hopladı. Alt katta Allah’ın elçisi kalıyordu. Eğer üzerine su damlarsa rahatsız olurdu. Buna asla razı olamazdı.

        Su etrafa yayılmaya başlamıştı bile. Tahta döşemelerin arasından alt kata damlayabilirdi. Etrafa bakındılar. Suyu çektirecek eşyaları da yoktu. Sadece köşede  katlanmış bir yorgan vardı. Evin tek yorganı da bu idi. Tereddüt etmeden yorganı alıp suyun üzerine bastırdılar. Yorgan suyu çekmişti. Böylece suyun aşağıya damlamasının önüne geçmişlerdi. Hz. Ebû Eyyûb da rahat bir nefes almıştı.

        Peygamberimiz bu evde tam 7 ay kaldı. Medineli Müslümanlar Peygamberimizin hizmetine koşmakta yarış ediyorlardı.

 





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: sena( ), 22.04.2014, 11:54 (UTC):
Allah sizden razı olsun



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 4 ziyaretçi (27 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=