İSLAM
  Nur Dağından Yükselen Ses
 

 

5 - NUR DAĞINDAN YÜKSELEN SES

      

       ÖZET : İlk vahiy, İlk Müslümanlar, Peygamberliğin açıktan ilan edilmesi, ateşten çukur, Rükâne’nin inkarda diretmesi, amcasının ricası.

Sevgili Peygamberimiz 40yaşına girmişti. Öteden beri güzel bir alışkanlığı vardı. Her sene Ramazan ayında bir mağaraya çekilir, günlerini ibadetle geçirirdi. Bu mağara Hira Dağının tepesinde bir yerdeydi.

       O senenin Ramazan’ını da aynı şekilde karşılayacaktı. Hz. Hatice’nin hazırladığı azığı alarak yola çıktı. Hira Dağına doğru ilerliyordu. Her taraf sessiz ve sakindi. Sanki bütün yaratıklar onun yol alışını seyrediyordu.

       Düşünceli düşünceli yoluna devam etti. Mağaraya vardı. Burada sadece ibadet ve dua edecek, Yaratıcısını düşünmekle meşgul olacaktı.

       Ramazan’ın ilk on altı günü böylece geçti.On yedisi bir Pazartesi gecesi idi. Hira Dağı derin bir sessizliğe bürünmüştü.Etraftan çıt çıkmıyordu.

       Seher vakti yaklaşmıştı. Çok güzel bir andı. Bülbüller yanık yanık ötüyordu. Güller en güzel kokularını etrafa dağıtıyorlardı. Bütün varlıklar kendi dilleriyle Allah’a yalvarıyorlardı.

Beklenen an gelmişti. Vahiy meleği Hz. Cebrail parlak ışıklar içinde göründü. Peygamberimiz yine ibadetle meşguldü. Hz. Cebrail gür, fakat tatlı bir sesle, “Oku!” diye seslendi.

        Peygamberimiz hem korkmuş, hem şaşırmıştı. Bu şimdiye kadar duyup işitmediği bir sesti. Yüreği ürperdi. “Ben okuma bilmem,” diye cevap verdi.

        Hz. Cebrail yeniden “Oku!” dedi.

        Peygamberimiz hayretini üzerinden atamamıştı. “Ben, okuma bilmem,”   diye tekrar etti.

        Hz. Cebrail yine “Oku!” diye seslendi.

        Peygamberimiz bu sefer, “Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım?” dedi.

        Bunun üzerine Hz. Cebrail şunları okudu :

        “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!  O Rabb’in ki insanı pıhtılaşmış bir kandan yarattı.

        Oku ! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. O insana kalemle yazı yazmayı öğretendir.”

        Peygamber Efendimiz şaşırmıştı. Allah tarafından gelen ayetleri harfi harfine tekrarladı. İnen ilk ayetler Peygamberimizin hem dilinde, hem de kalbinde yer etmişti.  Vazifesi biten Hz. Cebrail de birden bire kayboluverdi.

Böylece Hz. Muhammed’e peygamberlik vazifesi verilmiş oluyordu. Bu ağır bir sorumluluktu. Peygamberimiz heyecan ve hayret içerisinde mağaradan ayrıldı.

        Mekke’ye doğru gelirken birtakım garipliklerle karşılaştı. Dağlar, taşlar, ağaçlar selâm veriyorlardı. Şuursuz varlıklar bile onun peygamberliğini tebrike çıkmışlardı.

        Böylece evine ulaştı. Hanımı Hz. Hatice onu kapıda karşıladı. Hürmetle içeri aldı. Peygamberimiz olup bitenleri hanımına anlattı. Hz. Hatice ise ona, “Ne üzül, ne de kork” dedi. “Allah senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz. Sen, hep doğruyu söylersin. Emaneti gözetirsin. Akrabalarına yakın ilgi gösterirsin. Komşularına nazik ve şefkatli davranırsın. Fakirlere yardım elini uzatırsın. Gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin. Uğradıkları felâket ve musibetlerde halka yardım etmekten geri durmazsın.”

        Sonra da ilâve etti: “Vallahi,ben senin bu ümmetin Peygamberin olacağını ümit ederim.”

        Hz. Muhammet artık bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiş bulunuyordu.

Hz. Hatice Peygamberimizin anlattıklarını benimsedi. Böylece ilk Müslüman hanım oldu. Peygamberimizle birlikte namaza durdular. Peygamberimizin amcasının oğlu Hz. Ali onları namaz kılarken gördü. Kendisi küçüklükten beri Peygamberimizin yanındaydı.

        Önce namaz kılışlarını hayranlıkla seyretti. Namazlarını bitirince sordu: “Bu yaptığınız nedir?”

        Peygamberimiz Hz. Ali’nin başını okşayarak cevap verdi: “Ey Ali,” dedi “Bu Allah’ın insanlar için seçtiği bir dindir. Seni bir olan Allah’a iman etmeye çağırıyorum. İnsana faydası da, zararı da dokunmayan putlara tapmaktan da sakındırıyorum.”

        Hz. Ali bu sırada henüz on yaşındaydı. Bir süre çocuksu bakışlarını yer çevirdi.Bir an durakladı. Sonra, “Şimdiye kadar görüp, işitmediğim bir şey bu! Babam Ebû Talip’e danışmadan hiçbir şey söyleyemem” diyebildi.

        Peygamberimiz henüz peygamberliğini gizli tutuyordu. İslâmiyet’i açıkça başkasına anlatmakla vazifelendirilmemişti: “Ey Ali,” dedi. “Teklifimi kabul edersen et! Etmeyeceksen, işittiğini ve gördüğünü gizli tut. Kimseye sakın bir şey söyleme.”

Hz. Ali o geceyi düşünerek geçirdi. Sabah aydınlığı ile birlikte gönlüne de aydınlık doldu. Peygamberimizin yanına vardı: “Allah, beni yaratırken babam Ebû Talip’e sormadı ki. Ben de Müslüman olmak için gidip kendisine sorayım”  dedi.  Ve hemen Müslüman oldu. Böylece ilk Müslüman çocuk olma şerefini kazandı.

        Hz. Ali, Peygamberimizin vefatına kadar da yanından ayrılmadı. Hz. Fatıma ile evlenerek Peygamberimize damat oldu. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin bu evlilikten dünyaya geldi. Peygamberimiz  bu iki torununu çok severdi.  Zaman zaman onları kucağına alır, saçlarını okşardı. “Allah’ım ben bunları seviyorum, Sen de onları sev,” derdi.

       Hz. Muhammed’in peygamberlikle görevlendirilmesinin üzerinden üç  sene geçmişti. İslâmiyet gizliden gizliye yayılıyor, Müslümanların sayısı hızla artıyordu. Ama artık ortaya çıkmaları lâzımdı.

       Birisi, Safa Tepesinde yüksek bir taşın üzerine çıkmış, haykırıyordu: “Ey Kureyş topluluğu ! Buraya geliniz. Size önemli bir haberim  var!”     

        Mekkeliler şaşırmışlardı. Bu haykıran kimdi? Tehlikeli bir durum mu vardı? Yoksa düşman bir kabilenin baskınına mı uğramışlardı? Bilmeleri gereken mühim bir haber mi vardı?

Bu çağrıya cevap vermekte gecikmediler. Bir anda Safâ Tepesinin önünde toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen, adına  “Muhammedü’l-Emin” dedikleri Peygamberimizdi. Şaşkınlıkları daha arttı. Acaba ne istiyordu? Nelerden haber verecek, neler söyleyecekti?

        Merakla sordular: “Ey Muhammed! Bizi buraya niçin topladın? Söyleyecek bir şeyin mi var ?”

        Peygamberimizin onlara söyleyeceği  şeyler vardı. Yaratıcısından “Peygamberliğini onlara açıktan bildir” emrini almıştı. Peygamberliğini üç sene gizli tutması yetmişti. Şimdi İslâmiyet’i açıktan açığa yaymanın zamanı gelmişti.  Bütün dikkatler onun üzerinde toplandı. Kulaklar onu dinlemeye hazırdı.

        “Ey Mekkeliler! Size bu dağın arkasında düşman atlıları var. Sabah üzerinize hücum edecekler, desem bana inanır mısınız?” diye sordu.

        Mekkeliler hep bir ağızdan “Evet” diye karşılık verdiler. Çünkü Muhammedü’l-Emin dedikleri Peygamberimizin yalan söylediğini görmemişlerdi.

        Sonra içlerinden biri şunları söyledi : “Biz senin doğru sözden başka bir şey söylemediğini biliyoruz. Şimdiye kadar senden hep doğruluk gördük.”

       Peygamberimiz o halde, “Beni dinleyiniz” dedi. “Ben sizi Lâ ilâhe illallah [Allah birdir, Ondan başka ilâh yoktur] demeye çağırıyorum. Ben de Allah’ın kulu ve peygamberiyim.”

Peygamberimiz konuşmasını bitirmişti. Peygamberimizin en büyük düşmanı Ebû Leheb de oradaydı. Söylenenler onu çılgına çevirmişti. Yerden bir taş aldı. Peygamberimize doğru fırlattı. “Bizi bunun için mi çağırdın?” diye küstahça bağırdı. Ondan başka kimse Peygamberimizin konuştuklarına itiraz etmedi. Kendi aralarında fısıldaşarak dağıldılar.

       Peygamberimizin en büyük düşmanı Ebû Leheb, artık İlâhî azap ve nefreti hak etmişti. Bu düşmanlığı kendisine pahalıya patladı. Yüce Allah Tebbet Sûresini indirdi. Bu sûrede Ebû Leheb’in Cehennemde alev alev yanan ateşe atılacağı bildiriliyordu.

       Karşı çıkan kim olursa olsun, Allah nurunu tamamlayacaktı. Peygamberimiz karşılaştığı çirkin hareketlerden dolayı aslâ sarsılmadı. Dâvâsını anlatmaktan bir an olsun  geri durmadı.

Müşrikler Peygamberimizi sürekli rahatsız ediyorlardı. Eziyet ve hakaretlerini gün geçtikçe arttırıyorlardı. Bunların elebaşlarından biri de Ebû Cehil’di. Peygamberimizi huzursuz etmekten âdetâ zevk alıyordu. Bir gün, “Vallahi Muhammed’i secdede görürsem, boynuna basıp başını yerlere sürteceğim” diye yemin etti.

       Az sonra da peygamberimiz çıkageldi. Amcasının oğlu İbni Abbas durumu Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz hiddetlenmişti. Aceleyle Mescid-i Haram’a gitti. Alâk Sûresini sonuna kadar okudu. Sonra secdeye vardı.

       Orada bulunanlar, “Ey Ebû Cehil, işte Muhammed!” dediler. Ebû Cehil biraz ilerledikten sonra aniden geri döndü. Seyredenler şaşırdılar. Merakla, “Ne oldu? Neden geri döndün?” diye sordular.

       Ebû Cehil de çok şaşırmıştı : Benim gördüklerimi, siz görmediniz mi?” dedi.

       “Hayır,” dediler, “hiçbir şey görmedik.”

       Ebû Cehil ise korkuya kapılmıştı. Gördüklerini anlattı :”Onunla benim aramda ateşten bir uçurum açıldı. Onun için derhal geri döndüm.”

       Ebû Cehil bu hadiseden ders almadı. Hâlâ, “Muhammed’i secdede görürsem, başını taşla ezeceğim” diye söyleniyordu. Ertesi gün eline büyükçe bir taş alıp gitti. Taşı zor kaldırabiliyordu.  Tam o sırada Peygamberimiz secdedeydi. Bunu gören Ebû Cehil  taşı kaldırdı. Tam vuracakken, elleri kas katı kesildi. Peygamberimiz namazını bitirinceye kadar öylece kala kaldı.

Rükâne , sırtı yere getirilemeyen meşhur bir pehlivandı. Önüne geleni yere çalıyordu. Peygamberimize düşman olanların arasında o da vardı.

       Günün birinde Peygamber Efendimizle bir vadide karşılaştı. İçi kin doluydu. Peygamberimiz, “Ey Rükâne” dedi. “Sen Allah’tan korkmaz mısın?”

       Rükâne saygısızca cevap verdi. “Eğer söylediklerinin gerçek olduğuna inansaydım, sana uyardım.”

       Peygamberimiz ona güreş teklif etti. Sonra  da, “Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin doğru, dediklerimin  gerçek olduğuna inanır mısın?” dedi.

       Rükâne bunu seve seve kabul etti. “Eğer beni yıkarsan, Allah’a iman ederim.”

Peygamberimiz, “O halde gel güreşelim” dedi.  Kalktılar. Rükâne kibir ve gururundan yerinde duramıyordu.  Peygamberimizi bir vuruşta yere sereceğini sanıyordu. Ancak düşündüğünün tam tersi oldu. Peygamberimiz onu ilk tutuşta yere serdi. Rükâne neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen ayağa kalktı. Peygamberimize bir daha güreşmeyi teklif etti. Güreştiler. İkinci seferinde de kendini yerde buldu.

Rükâne hayretler içinde kalmıştı. Çünkü kendisini şimdiye kadar hiç kimse yenememişti. İki seferinde de sırtının yere gelmesini aklı almıyordu.

       Yenilen pehlivan güreşe doymuyordu. Rükâne üçüncü olarak güreş teklifinde bulundu. Tekrar güreşe tutuştular. Peygamberimiz Rükâne’yi yine yere serdi.  Rükâne burnundan soluyordu. Çok kızgındı. Ne yapacağını bilemez bir halde kalmıştı. “Beni yıkarsan, senin Peygamber olduğuna inanırım” diye söz vermişti. Şimdi üç defa sırtı yere gelmişti. Ama inanmak istemiyordu.

       “Doğrusu ben bu işe şaştım kaldım,” dedi.

       Peygamberimiz, “Bundan daha çok şaşılacak şeyler de var! Onu gösterirsem Allah’tan korkup Müslüman olur musun?” dedi.

       Rükâne, “Nedir o şaşılacak şey?” diye sordu.

       Peygamberimiz, “Şu ağacı çağırayım, bana doğru gelsin de gör!”

Rükâne bunun imkansız bir şey olduğunu düşünüyordu. Alaycı bir ifâdeyle şöyle konuştu: “Haydi, çağır da gelsin.”

       Peygamberimiz, azılı putperestin gözleri önünde ağaca emretti: “Allah’ın izniyle yanıma gel!” Ağaç bu emre uymakta gecikmedi. Yeri yara yara geldi. Peygamber Efendimizin karşısında durdu. 

       Rükâne’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ama kalp gözü hâlâ kapalı duruyordu. Bu sefer Peygamberimizden ağacı yerine göndermesini istedi.

       Peygamber Efendimiz ağaca, “Allah’ın izniyle yerine dön!” diye emretti. Ağaç emri alır almaz yerine döndü.

       Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Ey Rükâne, Müslüman ol!” dedi.

       Rükâne iman etmemekte direniyordu. Gururu inanmasına engel oluyordu. Rükâne bir ağaç kadar olamamıştı.

       Kupkuru, ruhsuz ağaçlar bile Allah’ın izniyle Peygamberimizin emrini dinliyorlardı. İman etmeyen insanlar ise o kuru ağaçtan daha aşağı derecelere düşmüş oluyorlardı.

Peygamber Efendimiz durmadan dinlenmeden insanları Allah’a inanmaya çağırıyordu. Dâvâsında başarılı da oluyordu. Müslümanların sayısı gün geçtikçe artmaktaydı.

       Bu durum, puta tapan müşrikleri kızdırıyordu. Peygamberimizi İslâmiyet’i anlatmaktan vazgeçirmek istiyorlardı. Bunun için amcası Ebû Talip’ başvurdular. “Ey Ebû Talip,” dediler. “Yeğenini yaptıklarından vazgeçir ! Yoksa seninle de, onunla da ölünceye kadar çarpışırız.”

       Ebû Talip arada kalmıştı. Bir tarafta kendisini ölümle tehdit eden kavmi vardı. Diğer tarafta da canından çok sevdiği yeğeni yer alıyordu.

       Bir müddet derin derin düşündü. Sonra Peygamber Efendimizi yanına çağırdı. Yalvarır gibi konuştu. “Kardeşimin oğlu,” dedi. “Ne olursun, bana ve kendine acı ! Kavmimin hoşuna gitmeyecek sözleri söylemekten vazgeç!”

Peygamberimizin durumu oldukça nazikti. O âna kadar büyük yardımları dokunan amcası da mı kendisini terk ediyordu? Yüzünün ifâdesi üzüldüğünü gösteriyordu. Bir müddet düşündü. Amcası da kendisini terk edince ne olacaktı? Yalnız mı kalacaktı? Hayır. Onun büyük bir koruyucusu vardı. Onu Peygamber olarak gönderen Yüce Allah onu korurdu.

       Amcasına döndü. “Ey amca! Şunu kesinlikle bilesin. Güneşi sağ elime, ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden ve bu dini anlatmaktan vazgeçmem. Ya Allah İslâmiyet’i hâkim kılar, ya da ben bu uğurda canımı veririm” dedi.

       Sözlerini tamamlayan Peygamberimiz mübarek gözlerinden yaşlar akıyordu. Amcasının kendisini terk edeceği endişesini taşıyordu. Fakat amcası onu canından çok seviyordu. “Yeğenim benim!” diyerek kendisini kucakladı. Sözlerine şöyle devam etti :  “İslâmiyet’i yaymaya devam et. İstediğini söyle ve anlat. Vallahi kimsenin sana zarar vermesine müsaade etmeyeceğim.”

       Peygamber Efendimiz her türlü tehlikeye göğüs gererek İslâmiyet’i anlatmaya devam etti.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 4 ziyaretçi (20 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=