İSLAM
  Güvenilir Muhammet
 

 

4 - GÜVENİLİR MUHAMMED

      

       ÖZET :  Ticaret kervanıyla yolculuğu, Rahip Bahira ile karşılaşması, ikinci kervan yolculuğu, Rahip Nastura’nın peygamberlik alametlerini fark etmesi, Hz. Hatice ile evlenmesi, Hakem olayı.

Peygamber Efendimiz on iki yaşına girmişti. Amcası hâlâ geçim sıkıntısı çekiyordu. Bu sırada Mekkeliler büyük bir ticâret kervânı tertiplediler. Bu kervana o da katılacaktı.

        Yol hazırlıkları yapılıyordu. Peygamberimiz de hazırlıkları yakından takip ediyordu. Amcasından günlerce ayrı kalacaktı. Buna nasıl dayanabilirdi ?

        Bir ara amcasıyla birlikte gitmeyi düşündü. Ama, o zamanlar yol kesip adam öldürenler çoktu. Bu yüzden amcası, onu beraberlerinde götürmek istemiyordu. Peygamberimiz amcasının kesinlikle kendisini götürmeyeceğini anlamıştı. Ona açılmak zorunda kaldı.

        “Amcacığım,” dedi. “Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var ne de babam.”

        Ebû Talip  bu sözlere dayanamadı. Onu da yanına aldı.

        Ticâret kervanı çölleri aşa aşa Busra’ya vardı. Orada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında bir kasabaydı. Suyu boldu. Geniş bahçeleri bulunuyordu.

Bu şehre yakın bir manastır vardı. Burada Bahira adlı bir rahip yaşıyordu. Hıristiyanların büyük bir âlimi idi.

        Mekkelilerin kervanı da bu manastıra yakın bir yerde konaklamıştı. Bilgin rahip şehirlerine gelen bu kervanı merakla takip ediyordu. Çünkü bir bulutun onları  gölgelediğini görmüştü. Bulut onları çölün yakıcı sıcağından koruyordu. Rahip bu yaşına kadar böyle bir şey görmemişti. Manastırdan çıktı. Mekkelileri yanına çağırdı.

        “Ey Kureyşliler,” dedi. “Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime hepiniz davetlisiniz. Hiç kimsenin geride kalmasını istemem.”

        Bunun üzerine herkes davete katıldı. Sofraya oturdular. Fakat kafileden gelmeyen bir tek kişi vardı. Peygamberimiz dışarıda kalmıştı. Yaşı küçük olduğu için malları beklemekle görevlendirilmişti.

        Bahira sofradakileri dikkatlice süzdü. Ama aradığı yüz yoktu. “İçinizde yemeğe gelmeyen kimse var mı?” diye sordu.

        “Sadece bir çocuk var,” dediler. “Eşyalarımızı beklesin diye geride bıraktık. Bahira, onun da gelmesini ısrarla istedi. Peygamberimizi de alıp getirdiler.

evgili Peygamberimiz de sofraya oturmuştu. Rahip ise onu dikkatlice süzüyordu. Her hâlini, her hareketini gözden geçiriyordu. Sanki onda bir şeyler arar gibiydi.

        Sonunda aradığını bulmuştu. Çünkü Peygamberimizin her hâli okuduğu kitaplarda yazılan özelliklere tıpa tıp uyuyordu.

        Yemek yendikten sonra Bahira, Peygamberimizin kulağına eğildi. “Bak delikanlı,” dedi. “İki büyük put olan Lat ve Uzza hakkı için sana soracağım sorulara doğru cevap ver.”

        Peygamberimiz, Lat ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum” diye karşılık verdi.

        Rahip Bahira şaşırmıştı. “ O halde Allah hakkı için, soracaklarıma cevap ver” dedi.

        Peygamberimiz bu sefer, “Sor, istediğini sor” dedi.

        Her aldığı cevap Bahira’yı hayrete düşürüyordu. Son peygamberin bütün sıfatları Peygamberimizde görülüyordu. Son olarak Peygamberimizin sırtına baktı. Orada Peygamberlik mührünü gördü. Bu mühür onun son peygamber olduğunun ifâdesiydi.

Bahira bütün bunlardan sonra Ebû Talip’in yanına gitti. Ona şunları söyledi: “Al bu yeğenini derhal memleketine götür. Onu kıskanç Yahudilerden koru. Eğer onlar da benim gördüklerimi görürlerse, ona kötülük ederler. Bu çocuk ileride büyük nam ve şan kazanacaktır.”

        Bunları duyan Ebû Talip rahibin dediklerini yaptı. Oracıkta mallarını sattı. Sevgili yeğenini alarak Mekke’ye geri döndü.

        Peygamberimiz çocukluk ve gençlik devresini tamamlamış, yirmi beş yaşına girmişti. O zamanlar ticâret, deve kervanlarıyla yapılırdı. Çeşitli mallarla yüklü kervanlar hazırlanır, yola çıkardı. Komşu şehirlere giden tüccarlar mallarını o şehrin pazarlarında satarlardı. Mekkeliler bu işte hayli ileri gitmişlerdi. Belirli zamanlarda seferler düzenlenirdi.

        Yine böyle bir ticâret kervanı hazırlanmıştı. Gidecekler arasında Sevgili Peygamberimiz de vardı. Akrabalarından Hz Hatice’nin malları Peygamber Efendimize emanet edilmişti. Hz. Hatice duldu. Oldukça da varlıklıydı. Servetiyle ticâret kervanlarına ortak olurdu. Her seferde de mallarının başında güvendiği birisini gönderirdi.

Bu defa da, amcası vasıtasıyla Peygamberimizle anlaşmıştı. Ayrıca beraberinde hizmetçisi Meysere’yi de göndermişti. Hz. Hatice ona, “Muhammed sana ne emrederse onu yapacaksın. Bir dediğini iki etmeyeceksin. Her hâlini de dönüşte bana bildireceksin” demişti. Ticâret kervanı yorucu bir yolculuktan sonra Şam topraklarına ulaşmıştı.

        Herkes kendisine uygun bir yer bulup tezgâhlarını kurdu. Peygamber Efendimiz ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının gölgesine yerleşti. Sevgili Peygamberimiz on iki yaşında iken de buraya gelmişti. O sıralarda manastırda Bahira adlı bir rahip vardı. Bahira sevgili Peygamberimizde harikalıklar sezmiş ve korunmasını istemişti. O vefat edince yerine rahip Nastura geçmişti.

       Peygamberimizin zeytin ağacı altına inişi dikkatini çekmişti. Meysere’yi yanına çağırttı. Onu daha önceden tanıyordu.

“Zeytin ağacının altına inen kimdir?” diye sordu.

        Meysere de, “O Mekke halkından biridir” diye karşılık verdi

        Nastura bir an başını yere eğdi. Derin düşüncelere daldı. Bu hali fazla uzun sürmedi. Başını kaldırdı. Meysere’ye “O ağacın altına bir peygamberden başkası inmemiştir” dedi.

       Meysere şaşırmıştı. Heyecanlandı. Nastura iyice emin olmak için, “Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?” diye sordu. Meysere’nin cevabı, “Evet” oldu. Nastura birden donup kaldı. Daha sonra, “Ey Meysere” dedi. “O zat peygamberdir. Hem de gelmesi beklenen en son peygamberdir.”

        Meysere’nin şaşkınlığı son haddine varmıştı. Gelecekte peygamber olacak bir zatın yanında ve hizmetinde bulunuyordu. Bunun mutluluğu bir anda her yanını sardı. Rahibin söyledikleri kulaklarında çınlıyordu.    

        Satışlar yapılmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de ne görsünler? Peygamber Efendimiz herkesten daha kârlı bir ticaret yapmıştı.

Mekke’ye doğru yola çıktılar. Kervan sıcak kumlar üzerinde ilerliyordu. Yerden sanki sıcaklık fışkırmaktaydı. Bu sırada gördüklerine Meysere inanamamıştı. “Acaba yanlış mı görüyorum?” diye düşündü. Gözlerini tekrar tekrar açıp kapadı. Fakat aynı manzara devam ediyordu. Bir bulut Sevgili Peygamberimizi gölgeliyordu. Kavurucu sıcaktan rahatsız olmasını istemiyordu sanki. Aslında bu bulut değildi. Bulut şekline girmiş iki melekti.

       Kervan mola verdiğinde bulut Peygamberimizin üzerinde asılı kalıyordu. Meysere’nin heyecanı kat kat artmıştı. Yerinde duramıyordu. Gördükleri kendisini hayrete düşürmüştü. Duyguları coşmuştu. Bunları Sevgili Peygamberimize anlatmaya da çekiniyordu. Hayret ve şaşkınlığını içinde gizlemek istiyordu.

        Yolculuk bitmiş, Mekke uzaktan görünmeye başlamıştı. Hz. Hatice evinin üst katına çıkmış, gelen kafileyi gözlüyordu. Yanında başka kadınlar da vardı. Herkes gibi o da heyecanlanmıştı. Bir bulutun şemsiye gibi Peygamberimizin başı üzerinde durduğunu görüyordu. Bulut ona gölge yapıyordu. Yanında bulunan kadınlara hayretle seslendi :

        “Bakın bakın ! Muhammed bir bulut tarafından gölgeleniyor.”

        Kervan Mekke’ye inmişti. Peygamberimiz getirdiği malları Hz. Hatice’ye teslim etti. Bu seferki kârları oldukça yüksekti. Hz. Hatice buna da çok şaşırdı. Şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştı.

        Meysere de gördüklerini, duyduklarını bir bir Hz. Hatice’ye anlattı. Hz. Hatice’nin Peygamberimize ilgisi bir kat daha arttı. Vakit geçirmeden amcasının oğlunun yanına gitti. Varaka bin Nevfel bilgili bir Hıristiyan’dı. Yaşlıydı. Olup bitenleri anlatınca o da şaşırdı. Hayrete düştü ve sonra şunları söyledi :

“Ey Hatice ! Eğer söylediklerin doğru ise Muhammed bu ümmetin peygamberidir. Ben zaten bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Onu bekliyordum. Şimdi onun tam zamanıdır.”

        Hz. Hatice bu sözler karşısında bütün bütün sevinmişti.

        Hz. Hatice Peygamberimizi çocukluğundan beri tanıyordu. Kervanla göndermesi daha yakından tanımasını sağlamıştı.

        Hz. Hatice o sırada duldu. Mekkeli kadınlar arasında hatırı sayılır bir yeri vardı. Sözü geçerdi. Zengindi. Allah, kendisine ayrı bir güzellik de vermişti.

        Şimdiye kadar pek çok kişi kendisiyle evlenmek istemişti. Fakat o kabul etmemişti. Zaten evlenmeyi de pek düşünmüyordu. Ama Peygamberimizi tanıyınca bu fikrinden vazgeçmişti.Onun gibisini hiç görmemişti.Dürüsttü, doğruydu. Son derece kibar ve yakışıklıydı. Kısaca peygamberimiz her yönüyle eşsiz bir insandı.

Hz. Hatice Peygamberimizle evlenmek isteğini yakın arkadaşlarından birine açtı. Bu maksatla arkadaşlarından birini Peygamberimize gönderdi. Onun da evlenmeyi düşünüp düşünmediğini anlamak istiyordu. Arkadaşı Nefise, Peygamberimizin yanına vardı ve sordu : “Ey Muhammed!” dedi. “Niçin evlenmiyorsun?”

        Peygamberimiz, “Evlenecek param yok” karşılığını verdi. Böylece Peygamberimizin evlenmek istediği anlaşılmıştı. Ama maddî sebepler yüzünden evlenemiyordu.

        Nefise bu sefer, “Eğer masrafların karşılansa, şerefli, güzel ve zengin birinden teklif gelse kabul eder misin?” dedi.

        Peygamberimiz, “Kimdir o ?” diye sordu.

        Nefise, “Hüveylid’in kızı Hatice” diye cevap verdi.

        Peygamberimiz biraz şaşırdı :  “Ama bu nasıl olur ?” diye sordu.

        Nefise, “Orasını ben bilirim” diyerek karşılık verdi.

       Peygamberimiz, “O halde dilediğini yaparım” dedi.

Bu cevabı alan Nefise derhal Hz. Hatice’nin yanına döndü. Olup bitenleri anlattı. Hz. Hatice buna son derece sevindi.

        Peygamberimizde durumu amcası Ebû Talip’e anlattı. Ebû Talip bu konuyu kendisi araştırdı. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği istediğini bizzat kendisinden öğrendi.

        Kısa zamanda düğün tarihi tespit edildi. Sade bir düğün merasimi düşünüldü. Düğünde gerekli olacak her şey Hz. Hatice tarafından hazırlanmıştı. Koyunlar kesildi, çeşit çeşit düğün yemekleri yapıldı.

        Yemek yendikten sonra Ebû Talip ayağa kalktı. Allah’a şükretti. Daha sonra bir konuşma yaptı: “Kardeşimin oğlu Muhammed, aynı zamanda akrabanızdır. Hiçbir genç onunla kıyas edilemez. Şeref, fazilet ve akılca hepsinden üstündür. Gerçi malı azdır. Fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge. Alınır verilir iğreti bir şey.Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra o, daha da yükseklere erişecektir. Şimdi o sizden kızınız Hatice’yi istemektedir.”

Daha sonra Hz. Hatice’nin amcası oğlu Varaka ayağa kalktı. Hz. Hatice’nin babası hayatta olmadığından Varaka da onun adına konuşacaktı.

        “Ey Kureyş topluluğu,” dedi. “Şahit olunuz ki Abdullah’ın oğlu Muhammed’e Hüveyd’in kızı Hatice’yi nikâhladım.”

        Böylece Sevgili Peygamberimizle Hz. Hatice evlenmiş oluyorlardı. Kendisine peygamberliğin verilmesine daha on beş yıl vardı. Peygamberimiz bu muhterem hanımıyla uyum içinde bir hayat sürdü. Daha sonra Hz. Hatice ilk Müslüman hanım olma şerefine de erişti.

        Peygamber Efendimiz otuz beş yaşına henüz girmişti. O sıralarda Kâbe hayli harap bir haldeydi. Duvarları yıkılmaya yüz tutmuştu. Onarılması gerekiyordu. Mekkeliler Kâbe’yi tamire karar verdiler. İşe koyuldular. Herkes harıl harıl çalışıyordu. Duvarlar kısa bir zamanda örülmüştü. Hacerü’l Esved’in (Kara Taş) bulunduğu yere kadar gelinmişti. Sıra bu taşı yerine koymaya gelmişti. Hacerü’l Esved mübarek bir taştı. Rengi siyah olduğu için ona bu isim verilmişti. Cebrail tarafından Hz. İbrahim Peygambere Cennet’ten getirilmişti. Onun için bu taşa çok kıymet verilmekteydi.

Her kabile bu mübarek taşı yerine koymaya kendisini yetkili görüyordu. Aralarında bir anlaşmazlık çıktı. Ortalık karıştı. Tartışma ve konuşmalar sertleşti. Kılıçlar sıyrıldı. İş son derece ciddiydi.

        Her an bir çarpışma çıkabilirdi. Çarpışma olursa çok kan akacağı kesindi. Aklı başında olanların buna çare bulmaları lâzımdı.

        Dört beş gün öylece beklediler. Taş ortalık yerde kaldı. Sonra tekrar bir araya geldiler. Konuştular, tartıştılar. O esnada yaşlı biri ileriye çıktı. Konuşmaya başladı :

        “Ey Mekkeliler !” dedi. “Anlaşamadığımız şu  meselede Benî Şeybe Kapısından ilk girecek kimseyi hakem kabul edelim. Bu işi o halletsin.”

       İhtiyarın teklifini kabul ettiler. Bütün gözler Benî Şeybe Kapısına çevrilmişti. Az sonra kapıda bir zat belirdi. Ağır adımlarla yürüyordu. Biraz daha yaklaşınca kendisini tanıdılar. Sevinç içinde bağrıştılar :

        “El-Emin o! Muhammed o! Onun göstereceği çözüme razıyız!”

Gelen Sevgili Peygamberimizdi. Mekkeliler ona son derece güveniyordu. Bu yüzden kendisine güvenilir mânâsına gelen “El-Emin” ismini vermişlerdi. En kıymetli eşyalarını muhafaza etsin diye ona teslim ederlerdi.

        Peygamber Efendimiz topluluğun yanına geldi. Ona durumu anlattılar. Peygamberimiz bu işi çözmeye kararlı gözüküyordu. “Bana bir örtü getirin!” dedi. Derhal getirdiler. Peygamberimiz örtüyü yere serdi. Herkes dikkat kesilmişti. Acaba bu örtü ile ne yapacaktı? Merakları fazla sürmedi. Peygamber Efendimiz mübarek taşı örtünün ortasına koydu.

        Sonra, “Her kabileden  bir kişi örtünün birer ucundan tutsun” dedi.

       Öyle yaptılar. Hacerü’l Esved’i konulacak yere kadar kaldırdılar. Peygamber Efendimizde onu yerine yerleştirdi. İşin böylece halledilmesinden herkes memnun olmuştu. Kanlı bir çarpışma beklenirken iş tatlıya bağlanmıştı.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 4 ziyaretçi (24 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=